UNESCO Dünya Mirasları Listesi

UNESCO, yani United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization yani Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü dünya üzerindeki kültürel ve doğal varlıkları Dünya Mirasları Listesi (World Heritage List) ile destekliyor ve koruma altına alıyor. Bir ülkeye ait olmaktan çok insanlığın ortak mirası gözüyle bakılan ve gelecek nesillere aktarılması için çalışılan bu kültürel ve doğal varlıkları korumak için 175’ten fazla ülke bir sözleşmeye imza atmış (1972’de yapılan sözleşmeye ülkemiz 1983 yılında imza atmış). İmzalayan ülkelerce seçilen 21 ülke temsilcisinin oluşturduğu komiteler aday gösterilen varlıklar arasından seçimlerini yaparak Dünya Mirasları Listesi’nde yer alacak olanları belirliyor. Listede yer almak önemli, böylece bu varlıkları dünyanın farkında olmasına, tanımasına fırsat doğuyor. Ortak bir bilinç oluşturmak, sonrasında turizme katkıları vs. de eklersek listede olmak gerçekten önemli. Bu aynı zamanda Dünya Miras Fonu’ndan da pay alarak değerlerin korunmasına katkı sağlamak demek oluyor.

UNESCO Dünya Mirasları Listesi’ni kültürel varlıklar, doğal varlıklar ve ikisini de içeren karma dünya mirasları oluşturuyor. Ülkemizden de 2011’deki son güncellemeyle birlikte toplam 10 kültürel ve doğal varlığımız Dünya Mirasları Listesi’nde yer alıyor. Hangileri olduğuna ve ne zaman listeye alındıklarına bakarsak:

Yurt dışı bir gezi gündemdeyse gideceğim şehirlerde listede olan bir yer var mı diye hep bakarım ben. Varsa orayı görmek isterim, gezi planıma alırım hemen. Listede yer alan ülkemizdeki varlıkların Selimiye hariç hepsini de gördüm. Listede olmayan; ama olmayı fazlasıyla hak ettiğini düşündüğüm pek çok yer de var. Bin yıllardır pek çok uygarlığın yaşadığı ve eşi benzeri olmayan sayısız kültürel eserin ve doğal güzelliklerin olduğu ülkemizden sadece 10 tanesinin listede olması biraz şaşırtıcı ve üzücü. Mesela listeye bakıp da nasıl olur da Efes Antik Kenti olmaz diye hep düşünürüm. Niye yok acaba diye şöyle bir araştırınca gördüm ki bir de geçici liste (tentative list) varmış. Bu listede 2011 itibarıyla ülkemizden 26 kültürel/doğal varlık bulunuyor. Orada olması beni kesmese de Efes de geçici listede; ama ilginçtir ki 1994’ten beri.

Geçici listeyle ilgili durum şu: Ülkeler önce listeye girmek istediği varlıkla ilgili koruma detaylarını da içeren bilgileriyle birlikte adaylıklarını UNESCO Dünya Miras Merkezi’ne bildiriyor. Dünya Miras Merkezi’nin tavsiyeleriyle kapsamlı adaylık dosyaları hazırlanıyor. Dosyalar tamamlanınca komitenin onayına sunuluyor. Bu aşama oldukça uzun bir süreçmiş. Dünya Miras Merkezi’nin uygun görüşü ve ICOMOS (Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi) ve/veya IUCN (Uluslararası Dünya Doğayı Koruma Birliği) uzmanların yerinde inceleme yapmasını takiben büronun ve komitenin onayıyla geçici listeden asıl listeye alınıyormuş. Mesela 2000 yılında onaylanan geçici listede yer alan Selimiye Camii ve Sosyal Kompleksi ancak 2011 yılında asıl listeye alındı. Peki, Efes niye 1994’ten beri geçici listede? (Taktım!)

Geçici liste ise şöyle:

  • Ahlat Eski Yerleşimi ve Mezar Taşları (Bitlis)
  • Alahan Manastırı (Mersin)
  • Alanya (Antalya)
  • Afrodisias Antik Kenti (Aydın)
  • Bursa ve Cumalıkızık Erken Osmanlı Kentsel ve Kırsal Yerleşimleri (Bursa)
  • Çatalhöyük Neolitik Kenti (Konya)
  • Diyarbakır Kalesi ve Surları (Diyarbakır)
  • Efes (İzmir)
  • Harran ve Şanlıurfa Yerleşimleri (Şanlıurfa)
  • İshakpaşa Sarayı (Ağrı)
  • Karain Mağarası (Antalya)
  • Konya Selçuklu Başkenti (Konya)
  • Likya Uygarlığı Antik Kentleri (Antalya ve Muğla)
  • Mardin Kültürel Peyzaj Alanı (Mardin)
  • Perge Antik Kenti (Antalya)
  • Sagalassos Antik Kenti (Burdur)
  • Selçuklu Kervansarayları Denizli-Doğubayazıt Güzergâhı
  • St. Nicholas Kilisesi (Antalya)
  • St. Paul Kilisesi, St. Paul Kuyusu ve Çevresi (Mersin)
  • Sümela Manastırı (Trabzon)
  • Beyşehir, Eşrefoğlu Camii (Konya)
  • St. Pierre Kilisesi (Hatay)
  • Bergama (İzmir)
  • Göbeklitepe Arkeolojik Alanı (Şanlıurfa)
  • Güllük Dağı-Termessos Milli Parkı (Antalya)
  • Kekova (Antalya)

Sizin yaşadığınız yerlerde olan veya bir gezi sırasında gördüğünüz ve mutlaka listede olmalıydı dediğiniz doğal/kültürel bir yer var mı?  Listeye nereler eklenmeli?

Tüm dünyadaki Dünya Mirasları Listesi’ne buradan bakabilirsiniz. Ayrıca 2012 dünya miraslarıyla ilgili bir posterim olsun derseniz siteye üye olarak buradan kredi kartıyla 2,5 Euro ödeyerek postayla evinize getirtebilirsiniz. Sanırım noel tatili nedeniyle benimki yaklaşık bir ayda geldi. Çift yönlü posterin bir yüzünde tüm liste ve birkaç fotoğraf diğer yüzünde ise bu liste harita üzerinde birkaç kısa açıklamayla gösteriliyor. 50×78 cm. boyutundaki harita sadece İngilizce, Fransızca ve İspanyolca dillerinde.

İstanbul Mekanları

Aşşk Kahve ve Laduree

Daha önce adını çok duyduğum; ama bir türlü gidemediğim Aşşk Kahve’ye nihayet gitmeyi kafaya koydum. Hafta sonları sahil yolu çok kalabalık olduğundan eşimi ikna edip o yola sokamıyordum. Anadolu yakasında oturup bir de yanında bebeğiyle gezen birisi içinse (benim gibi araba kullanmıyorsa) Kuruçeşme’ye gitmek oldukça zahmetli bir iş. Yine de buna kararlıyım, alacağım oğlumu ve yollara düşeceğiz derken arkadaşım Gözde ben de gelirim dedi. Hafta içi kullanması gereken izni olmasına sevinerek Kadıköy’de iskelede buluşmaya karar verdik. Oraya kadar biz trenle gittik. Vapurla Beşiktaş’a geçip oradan da taksiyle Kuruçeşme’ye vardık. Vardık varmasına da telefonun navigasyonu tam önünde olduğumuzu gösteriyor; ama etrafta bir şey yok. Derken birisine soruyoruz. Burası, buradan aşağıya inin diyor. Makro Market’le güvenlik kulübesi arasındaki dar yoldan yokuş aşağı inince bir anda Aşşk Kahve’nin tam ortasına düşüyoruz. Dışarıdan hiç belli etmese, tabelası vs. olmasa da bir anda çok güzel bir yerle karşılaşıyoruz.

Denizin dibinde, çok güzel dekorasyonu olan ve tabi muhteşem İstanbul manzaralı bir kafe. Hava soğuk olmasına rağmen bahçe sobaları yakılmış, herkes dışarıda oturuyor, içerinin koltukları, duvarları vs. de çok güzel; ama biz de dışarıda oturmayı tercih ediyoruz. Tam karşımızda Kuleli Askeri Lisesi var. Denizcim hemen kucağımdan inerek masaların arasında keşfe çıkıyor. Bir iki tur atıp yanımıza geliyor.

Menüye bir bakalım, neler yesek? Önce sıcak bir çay alalım da içimiz ısınsın. Ardından da hafif bir şeyler mesela sandviçlerden bana Süleyman, Gözde’ye de Aşşk’ın Dili. Bir de atıştırmalık Edamame. Yani üzerine tuz serpilerek servis edilen kabuklu soya fasülyesi. Sağlıklı bir atıştırmalık aslında ama ben en çok Deniz’in kucağımda oturup bizim yediklerimizin kabuklarıyla uzun süre oyalanmasını sağladığı için sevdim. Resimlerine bakarak seçtiğimiz sandviçlerden Süleyman’da; kepekli ciabatta ekmeği ortadan ikiye kesilmiş, birinin üstüne fırınlanmış kabak, patlıcan, kırmızı biber, havuç; diğerinin üstüne de fırınlanmış keçi peyniri konulmuştu. Yanında yeşilliklerle servis edilen Süleyman görüntüsüyle olduğu kadar lezzetiyle de muhteşemdi. Adı da o yüzden Süleyman herhalde. Aşşk’ın Dili ise haşhaşlı ekmeğin arasında füme dana dil, kaşar, domates bulunan yanında turşuyla servis edilen yine çok güzel bir sandviçti.

Aslında menü oldukça zengin. Yumurta çeşitlerinden sandviçlere, salatalardan makarnalara, et-tavuk-balık yemeklerinden hamburger ve pizzalara kadar pek çok seçenek var. İçecek olarak da pek çok alternatif var. Biz ise yediklerimizden gayet memnun manzaranın tadını çıkararak birer çay daha içtik. Fiyatlara gelince, biraz yüksek; ama bu kadar güzel dekorasyonlu bir kahvede ve bu manzarada olacak o kadar!

Aşşk Kahve’den sonra ikinci görmek istediğimiz yer Bebek’te Laduree. Geçen sene açılan pastane Fransız tatlısı makaronlarıyla ünlü. Çok çeşitli makaronları olsa da biz gittiğimizde sadece dört çeşit vardı. Hepsi de Fransa’dan geliyor, burada üretilmiyor. Hepsinden birer tane paket olarak aldık: Kahveli, kakuleli, müge çiçekli ve vanilyalı. Dört tanesi 15 TL. Oldukça pahalı; yine de denemek istiyoruz.

İçeride makaronlar dışında çaylar, reçeller de var. Tabi aldığınız makaronlar için rengarenk kutular da. Pastanenin hem dışarıdan hem içeriden görüntüsü çok güzel. İçeride oturacak yer olmadığından hemen karşıya geçip Cafe Nero’nun sıcak ortamına kendimizi atarak biraz ısınalım, kahvemizin yanında makaronları tadalım diyoruz. Cafe Nero’nun bizde yeri de önemlidir, zira Gözdelerle Londra’ya gittiğimizde Trafalgar Meydanı’ndaki Cafe Nero’da oturmuştuk. Çok kalabalıktı, önce bir yere ilişmiş sonra cam kenarına geçmiştik. Kalkarken Gözde’nin profesyonel -paha biçemediğimiz- fotoğraf makinesinin olmadığını fark edince bütün kafeyi arasak, herkese sorsak da bulamamış ve günün geri kalanında mutsuz mutsuz dolaşmıştık. Ertesi gün yine aynı yerden geçerken hadi bir gidip soralım, belki bulan olmuştur çıkmadık candan ümit kesilmez misali kafe’ye girmiş ve çalışanlardan birinin fotoğraf makinesini bulup sakladığını öğrenince sevinç çığlıklarıyla dünyadaki tüm Cafe Nero’lar bundan böyle bizimdir, canımızdır demiştik. O gün bugündür de her Cafe Nero’yu severiz, tercih ederiz.

Bebek’teki de çok güzeldi. Üst kata çıkıp sakin bir köşede koltuklarımıza gömülüp törenle makaronları çıkarıp denemeye başladık. Evet, çok pahalı; ama itiraf ediyorum gerçekten çok güzeller. Her biri ayrı ayrı çok güzel. Aslında başka bir yerde makaron yemediğim için karşılaştıramam, ama bunlar çok güzeller. Fransa’dan geldiği için (ne kadar sürede geliyor, ne kadar bekliyor bilmiyorum) bazen bayat makarona denk gelme ihtimali de olabilir bence. Bizim muhteşem acıbademimiz varken makaron neymiş diyenler olabilir, olsun makaron denemek de fena olmadı hani. Ki ben iyi yapılmış, tazecik acıbademi her zaman tek geçerim; ama her yerde iyisi denk gelmiyor, bunun bir standardı yok bizde ne yazık ki.

Bugünkü İstanbul mekanlarını keşif turumuz Cafe Nero’da bitiyor. Taksiyle Mecidiyeköy’e oradan da metrobüse binme düşüncesi nereden aklımıza geldi, bilmiyorum; ama oldukça eziyetli bir şekilde saatler sonra eve ulaşıyoruz. Zorlu dönüş yolculuğundan sonra bu mekanlara bir daha gider miyim, evet Aşşk Kahve’ye bir de baharda uğramalı,  Laduree’de farklı çeşitleri de denemeli, çok acelesi yok. Bir ara!

Aşşk Kahve – Muallim Naci Cad. No:64/B Kuruçeşme

Laduree – Cevdet Paşa Cd. No: 61/A Bebek

Bu yazıdaki tüm fotoğraflar internetten alınmıştır.

Depremden Önce Van!

İki yıl önce Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı’yla bir eğitim için Van’a gitmiştim. Eğitimden sonra gece şehri şöyle bir dolaşmış, kahvaltıyı ise sabahın erken saatinde Van’ın meşhur kahvaltı salonlarından birinde yapmıştık. O zaman 3,5 aylık hamileydim ve doyasıya yediğim en keyifli kahvaltılardan biriydi. Mükemmel bir kaymak, üzerinde bal ve kırık cevizden ne kadar yediğimi hiç bilmiyorum.

Kahvaltı sonrası arkadaşlar bir taksi ayarladı ve taksici bize şehri dolaştırdı. Aynı gün dönüş yolculuğu olacağı için Vanlıların “ada” dediği Akdamar Adası’na çok istesem de gidemedik. İlk gittiğimiz yer tabi ki göl kenarıydı. Vanlılar buraya da göl değil, deniz diyorlar. Aslında o kadar büyük ki deniz denilebilir de.

Göl kenarında biraz yürüyüp birer bardak sıcak çay içtikten sonra tekrar taksiye atlayıp göl kenarından gördüğümüz kaleye doğru yol aldık. Taksiden iner inmez istediğimiz her dilde buranın tarihini anlatabileceklerini söyleyen çocuklar etrafımızı sardı. Girişte örnek Van evi vardı; ama kapalı olduğu için sadece dışarıdan görebildik. Van Valiliği tarafından geleneksel Van evlerinden öğretmen Hilmi Gürler’in evi protipi alınarak ahşap ve kerpiçten yapılmış.

Sonra çocuklar bizimle birlikte yürüyerek tepeye kadar geldiler. TEGV’den olduğumuzu söyleyince “biz de TEGV’e geliyoruz, çok seviyoruz” diye sevindiler. Zamanın azlığından ve benim nefes problemimden dolayı kalenin en tepesine kadar çıkamasak da hatırı sayılır bir yüksekliğe kadar çıktık. Bize eşlik eden çocukların da fotoğrafını çektim. Fotoğraflarını çekiyorum diye o kadar mutlu oldular ki hemen birbirlerine sarılıp poz verdiler.

Bu kısacık Van gezisi sonrası ucu ucuna uçağa yetiştik. Şimdi düşünüyorum da bu gezdiğim, fotoğrafını çektiğim veya çekmediğim yerler daha da önemlisi bu çocuklar şimdi nasıllar acaba?

Düşük Bütçeyle Barselona Tatilinin 8 Yolu

Barselona’ya gitmek istiyorsun; ama pahalı olduğunu düşünüyorsan kısıtlı bütçeyle nasıl gidebilirsin, neler yapabilirsin bir göz atmanda fayda var.

Gitmeden Önce:

  • Barselona’ya uçan havayollarını takip edip (İspanyol havayolu Spanair dahil -İspanya içi biletler daha uygun fiyatlı) uçak biletini önceden/kampanyalı dönemlerden satın almak (gerçi uzun vadeli planların her zaman riski vardır; ama yine de bilet ucuza gelir).
  • Güvenilir hostel sitelerini araştırarak (örneğin: hostelbooking.com) kalacak yer için şehre yakın, temiz, oda/kahvaltı sunan ve kullanıcı yorumlarını dikkate alarak bir tanesine karar vermek. İki kişiyseniz özel, banyolu oda tercih edebilirsin, otelden pek farkı kalmaz. Üç ve daha fazla kişiyseniz ve hepiniz aynı odada kalmayı tercih derseniz çok daha ucuza gelir. Genellikle kalınacak gece sayısına göre ücretin %10’unu rezervasyon sırasında kredi kartından çekiyorlar. Geri kalanı hostelden çıkış yaparken ödeniyor (Kredi kartı geçip geçmediğinden emin ol, Avrupa’da bizdeki gibi her yerde kredi kartı kabul edilmiyor). Hostelle ilgili bilgilere bakarken havaalanından ulaşımın kolay olmasına ve tren/metro seçenekleri olup olmadığına da bakmayı ihmal etme, gerekirse hostele e-posta atarak sor.
  • Kaç gün kalacaksın, şehirde en çok neler ilgini çekiyor, nereleri görmek istiyorsun, tüm bunları düşünerek internetten araştırma yapıp gideceğin yerlerle ilgili bilgiler içeren dokümanlarını hazırla. Bunun için güzel kitaplar da var; ama genellikle oldukça pahalı, internet ise bedava.

Şehirde:

  • Havaalanına iner inmez turist danışma bürosunu bularak (ya da kalacağın hostelden) ücretsiz şehir haritası (böyle bir şey), şehirde o dönemdeki etkinlikler vb. için broşürler topla. Havaalanı turist ofisle ilgili buradan bilgi alabilirsin.
  • Bir şehri keşfetmenin en iyi yolu yürümektir. Barselona’yı yürüyerek gezmek çok da keyifli. Buna rağmen Park Guell gibi şehir merkezine uzak yerlere gitmenin en ucuz ve hızlı yolu metroyu kullanmaktır. Şehre gider gitmez bir metro istasyonuna uğrayıp metro haritası edin (bunu gitmeden önce internetten de bulabilirsin, bunun gibi), hostel hangi istasyona yakın, nerelere yürüyerek gidebilirsin, nerelere metroyla gitmelisin önceden belirle.  T10 bileti alıp metro/otobüste 10 kere yolculuk yapabilirsin, üstelik birkaç kişi bir araya gelip T10 bilet alıp ücreti de biletleri de paylaşabilirsiniz. Tekil olarak 10 tane bilet almaktan çok daha uygun olur.
  • Yemek işine gelince, kahvaltıyı hostelde iyi bir şekilde yap ki güne enerjik başlayasın. Öğlenleri fast food restoranlarında yiyebilirsin. Ya da marketten bir şeyler alıp deniz kenarında ya da bir parkta/bankta yemek de eğlenceli olabilir. Büyük marketlerde çeşit çeşit sandöviçten, soslu makarnaya, tonlu/tavuklu salatalardan konservelere vb. soğuk yenilen pek çok yiyecek türü bulabilirsin. Tapas barlara da bakabilirsin. Günün menüsü (menu del dia) seçenekleri turistler için uygun fiyatlı İspanyol yemekleri içerir. Ayrıca Barselona’ya gidip de İspanyol pilavı paella yemeden dönmemelisin. Bunun için La Rambla gibi turistlik yerler yerine yerel halkın gittiği ara sokakları tercih edebilirsin.
  • Metroda/müzelerde geçen indirim kartlarını almak iyi bir seçenek olabileceği gibi tersi de olabilir. Dikkat etmen gereken kaç gün kalacaksın, kartın geçtiği müzelere gitmek istiyor musun, metroyu/otobüsü ne sıklıkla kullanacaksın, şehir-hostel arası mesafe gibi ayrıntıları gözden geçirerek senin için avantajlı olacaksa kart edinmende fayda var.
  • La Sagrada Familia, Barselona’da görülmeden dönülmemesi gereken bir şaheser olsa da içeri girmek için yüksek ücret ödemek yerine dört bir yanını dışarıdan görebilir ve fotoğraflayabilirsin. Zaten dışı içinden daha enteresan. Bunun gibi bazı eserleri dışarıdan görmeyi tercih edebilirsin (La Pedrara, Casa Mila, Casa Amatler gibi). Park Guell’i (müzeye girmeden) ücretsiz gezebilir ve Gaudi’nin eserlerine dokunabilirsin. Barselona Katedralini ücretsiz gezebilirsin. Verdiğin ücrete değer/ilgini çekecek bir şey olup olmadığından emin ol.

Not: Burada verilen bilgiler öneri niteliğindedir.

Barselona gezimi okumak için buraya tıkla.

Yerebatan Sarnıcı

Sultanahmet Meydanı’nda birbirinden güzel tarihi eserler arz-ı endam ederken güzellikleri bu kadar ortadayken gizli saklı duran, dışarıdan bakınca bir şeye benzetilemeyen Yerebatan Sarnıcı, içine girince bambaşka bir güzellik sunuyor.

Islak merdivenlerden inerken hafif ışıklandırılmış loş ortamı ve çalan müzikle bir anda insanı etkileyen büyüsü başlar sarnıcın. Yapılış amacı bu olmasa da… Bugün konserler ve çeşitli kültürel etkinliklerin düzenlendiği sarnıç, Doğu Roma İmparatorluğu’nun parlak dönemlerinde İmparator Justinianus zamanında yaptırılmış (MS.532). Taa Belgrad Ormanlarından getirilen su, burada toplanıp sarayın su ihtiyacını karşılarken şimdi içinde bulunan sulara madeni para atan turistlerin dilekleri karşılanıyor. İrili ufaklı pek çok balığın da yaşam alanı olan bu sularda balıklar kelimenin tam anlamıyla paranın içinde yüzüyorlar.

9 metre yüksekliğinde tam 336 mermer sütun birbirlerine 4,8 metre mesafeyle sıralanıp sarnıcın ayakta kalması için yıllardır bu yükü çekiyorlar, aynı zamanda eşsiz bir görüntü oluşturuyorlar. İlk bakışta hepsi aynı gibi görünse de sütunların bazıları mermer, bazıları granit, bazıları tek parça bazıları iki parça, bazıları corinth bazıları ise ion üslupla şekillendirilmiş. Çoğu silindir şeklinde olsa da köşeli veya yivli olana da rastlamak mümkün ki bu sütunların önemli bir bölümü eski yapılardan toplanıp burada kullanılmış.

Sütunların arasında ahşap yürüme yollarının müsaade ettiği kadarıyla sarnıcın içinde dolaşırken yol seni sonunda yan ve ters duran iki medusa başının sütunlara kaide olarak kullanıldığı kuzeybatı köşesine götürür. Medusa, Yunan mitolojisinde yeraltı dünyasının dişi canavarından, üç gorgonadan biri olarak bilinir. Üç kız kardeşin ikisi ölümsüz, yılan başlı olan Medusa ise ölümlüdür. Kendisine bakanları taşa çevirme gücü vardır. Mitolojik olarak medusa başının büyük yerleri ve özel yapıları kötülüklerden korumak amaçlı kullanıldığı düşünülüyor. Yani bizim nazar boncuğu gibi…

 

 

İstanbul Panorama

İstanbul’un 100 Rotası kitabıyla birlikte bir de İstanbul Panorama siparişi vermiştim. İstanbul Panorama, Servet Gürbüz tarafından çizilmiş İstanbul’un karikatür haritası. 70×100 cm. ölçülerindeki bu harita rulo karton kutusu içinde oldukça korunaklı bir şekilde elime ulaştı.

Heyecanla kuyudan çıkarıp haritayı yere serdim. Ben sermeye çalıştıkça o rulo olmaya çalıştı, biraz mücadele ettik. Poster harita çift yüzlü olarak yapılmış. Bir yüzünde dikey şekilde İstanbul’un boğaz yönünden bir ucundan başlıyor ve boğaz boyunca sağlı sollu önemli noktaların gösterildiği çok hoş karikatürlerle İstanbul turu yaptırıyor. Karşısına geçip dakikalarca neler var diye hiç sıkılmadan bakılabilir. Haritada detaylar o kadar hoş ki. Mesela, Karaköy Limanı’nda demirleyen büyük gemilerden, Haydarpaşa önlerindeki karabataklara, şehre gelen-giden göçmen kuşlardan Neşeli Günler filmindeki pilot Şener Şen’e, Sultanahmet Mahallesi’nde tavla oynayan adamlardan ilk Türk otomobili Devrim’e kadar pek çok ayrıntı içeriyor. Haritanın diğer yüzünde dikey haritanın alt yarısı aynen yatay olarak verilmiş ve daha yakından bir bakışla Sultanahmet’ten Haydarpaşa’ya kadar detaylar daha büyük görünüyor.

Benim gibi şehirleri gezerken haritalara meraklıysanız -ki ben böyle üç boyutlu haritalara bayılıyorum- siz de bir tane İstanbul Panorama edinin. Üstelik şimdi idefix’de indirimli. Ben de poster haritamı en kısa zamanda çerçeveletip evime asmak için sabırsızlanıyorum.

Not: Bana gelen haritadaki yazılar İngilizce idi, Türkçe seçeneği de var mı bilmiyorum. Gerçi İngilizce olması pek fark etmiyor. Zaten isimlerinden ne olduğu anlaşılıyor.

Boğaz’ın Küçük Güzeli

İstanbul Boğazı’nın Anadolu yakasında Rumeli Hisarı’nın tam karşısında 150 yılı aşkındır duran güzeli tanıyor musun? Hiç ziyaretine gittin mi? Bir gitsen, seni öyle bir ağırlar ki! Mükemmel manzarası, enfes bahçesi, ihtişamlı yapısıyla ondan hiç ayrılmak istemezsin. Kim mi bu güzel? Tabi ki Küçüksu Kasrı.

Anadolu Hisarı’nda, Göksu Nehri’nin yakınında geniş ve bakımlı bir bahçe içinde İstanbul Boğazı’na bakan bu kasır görür görmez insanı etkiliyor. Girişteki cephesine aldanma, denize bakan cephesi tam bir oyma taş şaheseri. Çifte mermer merdivenlerin etrafını ortancalar sarmış. Ön bahçedeki minik havuzu da nilüferler…

Sultan Abdülmecit (1839-1861), burada daha önce yapılmış olan ahşap köşkü yıktırarak bugün gördüğümüz kasrı yaptırmış. 1857 yılında yapımı biten kasır, bodrumla birlikte üç kattan oluşuyor. İkinci ve üçüncü katlarda orta mekana açılan dörder oda bulunuyor. İçeriyi gezmek için rehberli turlar yapılıyor.

Atatürk, İstanbul’da olduğu zamanlarda çalışma ve dinlenme amaçlı burada konaklamış. 1970’li yıllara kadar devlet yöneticileri de zaman zaman burayı kullanmışlar ve 1983 yılında bizlerin de görmesi için müze saray olarak ziyarete açılmış.

Bence bu güzeli görmek için bir cumartesi kendine zaman yarat, boğazın bu küçük; ama muhteşem güzeliyle tanış.

Eğer ondan ayrılabilirsen yan bahçede de güzel bir çeşme var, önünde de manzarası mükemmel; ama hizmeti zayıf bir işletme var. Ben temmuzda gitmiştim, şimdi açık mı bilmiyorum, içebilirsen bir de çay iç, boğaza karşı.

Çıkışta acıkırsan da yürüme mesafesindeki Göksu Nehri’ni görmeyi ihmal etme. Balığa ne dersin, şimdi tam zamanı?

İstanbul’un 100 Rotası

Son zamanlarda birkaç yerde gördüğüm bir kitap dikkatimi çekiyordu. Nihayet internetten sipariş verdim, bugün geldi. Tanıştırayım:


İstanbul Turisti bölümünde dediğim gibi yıllardır bu şehirde yaşasak da bazen sürekli geçtiğimiz yerlerdeki bazı değerleri bile göremeyebiliyoruz veya hep sonraya erteliyoruz. Bu nedenle ben de bir süredir İstanbul gezilerimi bir turist gibi yapmaya başladım. Bu kitap da bu sebepten ilgimi çekti.

Kitap; bir günlük rotayla ve tabi ki Sultanahmet Meydanı ile başlıyor. Ardından boğazı kapsayan üç günlük rota, haftalık rotalar, Haliç rotaları, adalar, uzak İstanbul, yedi tepe rotası (Sarayburnu-Sultanahmet, Nuruosmaniye, Beyazıt, Fatih, Sultanselim, Edirnekapı, Davutpaşa) olarak ayrılan gezi güzergahlarını içeriyor. Ayrıca kültür-sanat rotaları, geleneksel çarşılar rotaları, çağdaş alışveriş ve yaşam merkezi rotaları ve yiyecek-içecek rotaları da yer alıyor.

Rotalarda görülebilecek yerlerden kısaca bahsedilmiş. Rotayı izleyin; ama kendiniz keşfedin tadında yazılmış. Zaten yazarın bu durumla ilgili bir sözü de girişte yer alıyor.

“Bu kitap rehber kitap değildir. Sadece belli bir zaman yapısı içinde, kentin nerelerinin, nasıl gezileceğine dair bir tekliftir. Görülecek yerler üzerine özet bilgilerin verildiği ve değişik fotoğrafçıların çalışmalarıyla zenginleştirilmiş, derli toplu bir çalışmadır.”

Bu teklifi kabul edip beğendiğiniz bir rotayı -İstanbul’da yaşasanız da bir turist gibi- gezmeye var mısınız?

Mesela, benim aklımda bir süredir Haliç rotası var. Havalar güzel gidiyorken -oğlum iyileşir iyileşmez- bir Haliç turu yapsak!

Yunan Adaları – Genel

Eşim ve oğlumla yaptığımız 3. yurt dışı gezisi Yunan Adalarına oldu. Gemi ile seyahat etmek yanında küçük bebeği olanlar için bence çok iyiymiş, çok memnun kaldık. Adalar arasındaki uzun yollarda gemide yatak konforunda uyuyor olmak ve gözümüzü her sabah başka bir adada açmak çok keyifliydi. İşte binlerce adadan bizim gördüklerimiz:

Yunan Adaları*…

Yunan Adaları

Yunanistan’a bağlı İon ve Ege Denizi’nde yer alan binlerce ada bulunuyor. Bunlar üzerinde yerleşim olmayan küçük kayalıklardan Girit gibi devasa büyüklükteki adalara kadar farklılık gösterir. Adalar bulundukları yere ve özelliklere göre altı gruba ayrılır.

İon Adaları: Korfu, Paksoi, Levkas, İthaki, Kefallinia, Zakinthos. Ana karanın batısında bulunan bu ada grubunda Batı Avrupa karakteri baskındır. Osmanlılar Levkas adası dışında bu adaları alamamışlar. En yeşil ve verimli ada grubu olan İon Adalarının en önemli özelliği zeytin ve servi ağaçlarıdır.

Argo-Saron Adaları: Salamis, Aiyina, Poros, İdhra, Spetsei, Kithira. Balıkçılık ve tarımla geçinen halklarıyla Yunan adalarının kusursuz örneklerindendir. Kısmen turizme yenik düşse de bozulmadan kalabilmiştir. Atina’ya yakın olmaları nedeniyle zengin bir geçmişin izlerini taşır.

Sporadlar ve Evvoia: Skiathos, Skopelos, Alonnisos, Skyros ve Evvoia (Eğriboz). Yeşil doğası Kykladlar gibi çorak adalardan sonra insanı şaşırtır. Adaların çam ağaçlarıyla kaplı dağları, her yerden kaynayan akarsuları, uçsuz bucaksız kumsalları ve ücra koyları hem göçmenleri hem de korsanları antik çağlardan beri cezbetmiştir. Venedikliler ve Osmanlının asırlarca süren egemenliklerinden kalan çok sayıda yapısıyla diğer adaların içinde an çok Evvoia bu çalkanltılı tarihi gözler önüne serer.

Doğu Ege Grubu: Thasos (Taşoz), Samothraki (Semendirek), Limnos (Limni), Lesbos (Midilli), Khios (Sakız Adası), İkaria, Samos. bu yedi büyük adayı bir sınıfa sokmak zordur. Komşu olmalarına, Ceneviz egemenliğini paylaşmalarına ve canlı birer balıkçılık sektörüne sahip olmalarına rağmen kültürleri kendilerine özgüdür ve hem doğaları hem de hayat tarzları birbirinden farklıdır.

Oniki Ada: Patmos, Lipsos, Leros, Kalimnos (Kilimli), Kos (İstanköy), Astipalaia, Nisyros (İncirli), Tilos, Simi (Sömbeki), Rodos, Khalki, Kastellorizon (Meis), Karpathos (Kerpe). Türkiye sahilleri boyunca dizilmiş olan Oniki ada en güneydeki Yunan adaları grubudur. Sıcak iklimi ve güzel kumsalları pek çok ziyaretçiyi cezbeder. Bu adalar mimarisindeki doğu etkisiyle kozmopolit takımadalardır. Şimdiki Yunanistan’a en son katılan topraklardır. Kos ve Rodos gibi büyük ve zengin adalarda göze çarpan Osmanlı mimarisidir.

Kykladlar: Andros, Tinos, Mykonos, Delos, Siros, Kea, Kithnos, Serifos, Sifnos, Paros, Naksos, Amorgos, İos, Sikinos, Folegandros, Milos, Santorini. Kutsal Delos adasının çevresini kuşattıkları için adları daire anlamındaki ‘kyklos’tan türemiş olan Kykladlar en çok turist çeken ada grubudur. Göz kamaştıran beyaz evleri, parke taşlı dar sokakları, mavi kubbeli kiliseleri, yel değirmenleri ve harika kumsallarıyla muhteşemdir. Ağaçlı ve yeşil vadileri olan Andros, Kea ve Naksos dışındakiler kayalık ve çoraktır.

Girit: Tek başına devasa büyüklükteki bir ada olan Girit kendi içinde dört bölüme ayrılır. Hanya, Rethinmo, Heraklion ve Agios Nikolaos. Dağların, masmavi denizin ve benzersiz antik mirasın Giritlilerin sakin hayat tarzıyla bir arada bulunduğu bu güzel ada günümüzde binlerce turisti kendine çekmektedir.

Not: Yunan Adaları – Genel “post”unda yer alan bilgiler Dost Yayınevi’nden çıkan Görsel Gezi Rehberleri serisinden “Yunan Adaları” kitabından alınmıştır.

Yazı ve fotoğraflar: Derya Çölaşan
Gezi Tarihi: 28 Ağustos-4 Eylül 2011

http://www.geziyazilari.net/ex/y_adalari.html

Alexander von Humboldt Gemisi

Alexander von Humboldt Gemisi…

Eşimin tatil için başka zamanı olmadığından Ramazan Bayramı tatilinde Bamtur’un bu sezon kiraladığı Alexander von Humbold gemisi ile Yunan Adaları turu yapmaya karar verdik. Yanımızda on altı aylık oğlumuz Mehmet Deniz de olacağı için gemi turunun bizim için çok uygun olacağını düşünmüştük. Her gün farklı bir yere gitmek bizim için turun en cazip olan yönüydü. Tabi ki bu gitme eylemi sırasında ya uyuyor olacağımız ya da gemide gezme ihtimalimiz olması da ayrıca güzeldi; çünkü küçük bir çocukla saatlerce araba-otobüs yolculuğu pek kolay olmuyor. Oysa bu sefer mesafeler bizi çok ilgilendirmiyor, kaptanın sorunu:) Böylece tura katılmaya karar verdik. Sekiz katlı olan Alexander von Humbold gemisinde kalmak için pek çok seçenek sunuyorlar. Penceresi olmayan iç kabin ya da penceresi olan dış kabin seçenekleri var. Alt katlardan üst katlara doğru çıktıkça da fiyat artıyor. 6. ve 7. kattaki balkonlu odalar dışındaki kabinlerde pencereler açılmıyor. Sadece bir parça dışarısı görünüyor ve tabi ışık alıyor.

Alexander von Humbold gemisi

Alexander von Humbold gemisi

Biz odada sadece yatacağımızı düşünüp en uygun seçenek olan promosyon kabin (2.kat ve iç kabin) tercihinde bulunmuştuk. Tur planı belli olduğundan gideceğimiz adalarla ilgili çalışma yapmış ayrıca Dost Yayınevi’nin “Yunan Adaları” kitabını da almış olarak 28 Ağustos Pazar günü Karaköy Limanı’nda bizi bekleyen gemimize doğru yola çıktık. Saat 18.00 civarı limana geldiğimizde bize bu saatte gelmemiz söylenmesine rağmen en sona kalan grupta olduğumuz öğrenince şaşırıyoruz. Pek çok kişi 13.00 civarı gelip gemiye yerleşmiş bile (onlara da öyle söylemişler).

Bu gemi turu için vize istenmese de kişi başı 25 Euro vizesiz giriş harcını önceden ödemiştik. Girişte de pasaportlarımızı alırlarken her gemide adet olduğu üzere çalışanlar için kişi başı 25 Euro bahşişi de baştan aldılar. Ve üçümüz için de kredi kartı görünümünde birer ID kart verdiler. Bu kart, adalarda pasaport yerine geçiyor, ayrıca gemide yoklama yapmak için de kullanılıyor. Şöyle ki; otobüs turlarında olduğu gibi “herkes yanındakini kontrol etsin, gelmeyen var mı” gibi bir durum koskoca gemide geçerli olamayacağı için gemiye her binişte ve inişte bu kartları mutlaka güvenlik görevlisine veriyoruz o da cihazdan geçiriyor. Böylece bizim gemide mi dışarıda mı olduğumuzu anlayabiliyorlar. İşte bize verilen bu ID kartlarımızı ilk kullanacağımız sırada bir de fotoğrafımızı çektiler ve gemiye bindik. Bavulların üzerine yapıştırılan renkli etiketler sayesinde görevliler herkesin bavulunu kapısının önüne kadar taşımışlardı. Görevliler demişken, sadece Türkler değil; Filipinler, Endonezya, Ukrayna gibi çeşitli ülkelerden çalışanlar da gemide bulunuyordu. Kaptan da Rus Neil Broomhall idi. Yani gemide Türkçe konuşan personel olduğu gibi hatırı sayılır miktarda İngilizce konuşan yabancı personel de vardı ki bu çok normal. Gemiler hep öyle oluyor (her ne kadar tanıtım yazılarında Türk personel yazsalar da biz öyle olmayacağını düşünmüştük).

Girişte, yani 2.katta olan 15-16 metrekarelik, içinde minik ama güzel banyosu da olan odamıza geçiyoruz. Oda gayet güzel ve kullanışlı. Bavulu boşaltıp eşyaları yerleştirdikten sonra gemiyi keşfe çıkıyoruz. 7. katta yuvarlak, bir metre derinliğinde bir havuz ve yanında jakuzili birer minik havuz daha var. Havuzun kenarında masa ve sandalyeler, bir de Pool Bar var. Bu açık alandaki yerin dışında 7. katta bir de ufak Veranda Restoran var. Restoranın gemi hareket halindeyken çok rüzgarlı olan bir de açık yeri var, geminin arka tarafına bakıyor.

Alexander von Humbold gemisi-Pool Bar

Alexander von Humbold gemisi-Pool Bar

Alexander von Humbold gemisi-Veranda Restoran

Alexander von Humbold gemisi-Veranda Restoran

Gemi, her şey dahil sistemiyle çalışıyor olsa da bazı içecekler (Türk kahvesi, sıkma meyve suyu ve yabancı içkilerden birkaç tanesi) ücretliydi. Ayrıca saat 22.00′den sonra su bile ücretliydi. Kuaför/güzellik salonu, internet kafe, sauna gibi aktiviteler zaten ücretliydi. Üç öğün yemek ve adalarda olduğumuz için hiçbirini göremediğiniz beş çayı ise ücretsizdi. Bunlar dışında gemide sadece nakit çalışan bir free shop, içindeki her şeyin her daim ücretli olduğu bir casino, yolda belde sürekli fotoğrafımızı çekip sonra da bunları tanesini 5,5 Euro’dan satan bir de fotoğrafçı dükkanı vardı. En son gün vitrine koydukları fotoğrafları tek tek topluyorlardı. Sanırım kimse fotoğraf almadı ya da tek tük alan vardı; çünkü vitrinde yüzlerce fotoğraf kalmıştı. Tüm bunların yer aldığı 5.katta ayrıca içinde hiç kitap olmayan bir de kütüphane vardı. Orayı daha çok kütüphanenin koltuklarında oturup sigara içenler kullanıyordu. Kapalı alan olmasına rağmen gemide sadece casinonun bulunduğu bu alanda sigara içilmesine izin veriliyordu.

Alexander von Humbold gemisi-Free Shop

Alexander von Humbold gemisi-Casino

Alexander von Humbold gemisi-Photo Shop

Alexander von Humbold gemisi-Kütüphane

5. katta bunların dışında bir ana yemek salonu, show salonu ve bir bar var. Tüm bunları öğrendikten sonra yemeğe gidiyoruz. İlk gün olmasından ve herkesin aynı anda yemeğe gelmesinden dolayı ne 5.katta ne de 7.kattaki diğer yemek salonunda oturacak yer bulamıyoruz; ama görevliler sonunda bizi yerleştiriyor. Sonraki günlerde yer sorunu hemen hemen hiç yaşamadık. Yemekler açık büfe şeklinde, çeşit çok; ama lezzet pek yok. Yine de kötü değil, her zaman yiyecek bir şeyler bulduk. Yemeklerin bitme sorunu da olmadı, biten yemeğin yerine yenisi hemen konuyordu. Bu açıdan yemekle ilgili bir sıkıntı yaşamadık. Mehmet Deniz ise neredeyse her akşam balık yedi.

Alexander von Humbold gemisi-Ana Yemek Salonu

Alexander von Humbold gemisi-Ana Yemek Salonu

Alexander von Humbold gemisi-Show Salonu

Alexander von Humbold gemisi-Vista Bar

Yemekten sonra gemi hala yola çıkma işlemleri tamamlanmadığı için Karaköy’de beklerken saat 22.00 gibi show salonunda toplantı olacağıyla ilgili anons yapıldı. Bizimki o saatte uyumak istediği için pijamalarını giydirip öyle salona çıktık. Nitekim konuşmalar sırasında önce merak edip etrafa baksa da kucağımda uyuyakaldı. Toplantı sırasında adalarda yapılacak olan ekstra turlarla ilgili kısa bilgi verilip hangilerine katılmak istiyorsak yazmamız gereken formları dağıttılar. Önceden kaç otobüs gerektiğiyle ilgili planlamaları için en geç yarına kadar karar verip turları satın almamız gerektiğini söylediler. Biz sadece Girit turuna katılmaya diğerlerini kendimiz gezmeye önceden karar vermiştik. Toplantı sırasında söylenenlerden sonra da bu kararımızı değiştirmedik. Toplantıdan sonra Mehmet Deniz uyuduğu için odamıza döndük. Bu arada saat 22.30′da gemi hareket etti.

Alexander von Humbold gemisi-Ekstra Turlar Listesi

Geminin en üst katı olan 8. katta ise geniş bir alanda güneşlenme şezlongları geminin ön tarafında yer alırken arka tarafında kapalı alanda sanırım hiç kullanılmayan bir fitness salonu ve Pasific Lounge vardı. Son gün gemi Karaköy’e doğru ilerlerken İstanbul’u özleyenler ellerinde fotoğraf makineleriyle 8. katta yerlerini almışlardı.

Alexander von Humbold gemisi-8.kat

Alexander von Humbold gemisi-Fitness Salonu

Son gün bir de merak edenler için kaptan köşküne 15 dakikalık gezi vardı. 20 kişilik gruplar halinde alıp gemiyle ilgili bilgi verdiler. Sol taraftaki resimde önde görünen kaptan Neil.

Alexander von Humbold gemisi-Kaptan Köşkü

Alexander von Humbold gemisi-Kaptan Köşkü

Merak edenler için gemiyle ilgili son söz olarak söyleyeyim. Normal şartlarda (aşırı rüzgar, dalga olmadığında) gemi hareket halindeyken yemek yerken, otururken, yürürken sarsıntı pek hissedilmiyor; ancak yatarken hafif bir beşik sallantısı oluyor. Gemi personeli bu sallanmaya çok alışkın olduklarından evlerine döndüklerinde deprem falan olsa fark etmezler herhalde diye düşünmüştüm. İlk gün yatağa yatınca bu şekilde sallanarak uyuyamayacağımı sandım; ama gün boyu öyle çok yoruluyorduk ki anında uyuyordum. Ayrıca kabinimiz penceresiz olsa da havalandırma iyiydi, sadece bir gece havasız hissettim, diğer günler iyiydi.

Yazı ve fotoğraflar: Derya Çölaşan
Gezi Tarihi: 28 Ağustos-4 Eylül 2011

http://www.geziyazilari.net/ex/alexander.html

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...