Karamürsel’de Yeşile Doymak

Gezi Tarihi: 6 Mayıs 2012

Bu Pazar, geçen sene de gittiğimiz ve çok beğendiğimiz Karamürsel’e tekrar gittik. Önceki yazı için buraya buyurun.

Kocaeli’nin Karamürsel’i arabayla İstanbul’a 1,5-2 saat uzaklıkta deniz kenarı ve yemyeşil doğasıyla çok sevimli bir yer. İzmit Körfezi’nin güneyinde kalan Karamürsel, bence iki bölümden oluşuyor. Birincisi deniz kenarındaki kafeteryaların, dükkanların ve -evlerin tabi- olduğu sahil bölümü; ikincisi de ana yoldan yokuş yukarı çıkılan ve köylere giden yemyeşil ormanların olduğu köy bölümü.

Biz bugünkü gezimize önce sahil bölümüyle başladık. İzmit Körfezi’nin kenarındaki sahil boyunca güzel düzenlenmiş yeşil alanlar halkın kullanımına açık. Biz de son haftalarda adet edindiğimiz üzere poğaça-simit ve termos çaydan oluşan piknik sepetimizle küçük çaplı bir piknikle başlıyoruz güne. Termostaki çayın son damlasına kadar içtikten sonra sahil boyunca yürüyoruz.

Burası Atatürk’ün 24 Temmuz 1933′te Karamürsel’e geldiğinde ilk ayak bastığı yermiş.

Kültür Merkezi’nin önündeki bahçede Karamürselli Başpehlivan Ahmet Taşçı’nın bir heykeli ve yine güreş sporunu teşvik için güreşen sporcular heykeli yer alıyor.

Yan yana sıralanmış kafeteryalar, incik-boncukların satıldığı tezgâhlar, balık restoranları derken sahil bitiyor. Biraz da ara sokaklarda dükkânların arasında dolaşıyoruz kısaca; ama meşhur Karamürsel sepetinden hiçbir tezgâhta göremedik. Belki de biz onların satıldığı yere gitmedik, bilmiyorum; zaten dükkânların arasında fazla dolaşmadan tekrar arabaya binerek bizim için daha keyifli olan köy bölümüne gittik.

Ana yoldan yukarı (Başdeğirmen tabelasından) çıkmaya başladığımız anda güzel manzaralar da başlıyor hemen. Arabadan geri doğru baktığımızda yemyeşil ağaçların ardından deniz görünüyor.

Bu yoldan girdikten sonra başka köylere de gidiliyor; ama bizim hedefimiz geçen sene olduğu gibi Başdeğirmen Konaklama ve Alabalık Tesislerine gitmek. Karamürsel ana yoldan 8 km kadar virajlı yoldan yokuş yukarı gitmek gerekiyor, yol çok iyi değil. Üstelik yol çalışması da vardı, yer yer yollar mıcırlıydı; ama görüntü arabayı kullanmayana çok güzel…

Yolda bir ara durup etrafın fotoğrafını çekeyim dedim, o sırada ağaçların arasında göremediğim kuşların sesleri o kadar güzeldi ki. Sesi kaydetmek için kısa bir video da çektim.

Karamürsel’de kuş sesleri

Sonra yola devam edip önce Karapınar Köyü’ne ardından da Başdeğirmen’e ulaştık. Tam arabadan inecektik, bir de baktık ki Deniz uyuyor. Daha on dakika önce fotoğraf çekmeye gittiğimde araba durdu diye söyleniyordu oysa. Öyle tatlı uyuyordu ki kıyamadık uyandırmaya.

Babası arabada paşayı beklerken ben biraz fotoğraf çekmeye gidiyorum. Burası çok sevimli ikiz villalarıyla konaklama; kendi yetiştirdikleri alabalıklarla da restoran hizmeti veren ormanın içinde yemyeşil, şırıl şırıl çok keyifli bir yer.

Geçen sene geldiğimizde bir gece kalmış ve çok memnun ayrılmıştık. Bu sefer konaklamaya zamanımız yok, zira yarın iş günü. Günübirlik doğa ve yemek keyfiyle yetinmek zorundayız. Mekan tıpkı hatırladığımız gibi. Suludere yavaş yavaş akıyor, kuş sesleri su sesleriyle yarışıyor. Köprüden karşıya geçip ormana doğru yürümek mümkün. Havuz bölümü henüz açılmamış.

Biraz daha etrafta dolaştıktan sonra Deniz kendiliğinden uyanınca hemen restoran bölümüne giriyoruz. Restoran, alabalık havuzlarının üzerine doğru genişçe bir balkon gibi. Buradaki en baskın ses, havuzların içine akan su sesi…

Güveçte alabalık, güveçte peynir, salata söylüyoruz. Deniz son zamanlarda adet edindiği üzere yemek yerine sadece ayranla besleniyor. Bir kutu ayranı içtikten sonra da -kendisinin işi bittiği için- kalkıp dolaşmak istiyor; ama yanında bizi de istiyor.

Şu çocuklar bir keyifle yemek de yedirmez ki:)) İlla peşinde beyefendinin istediği yere gideceğiz, yemek mi yiyoruz, oturuyor muyuz bakan yok tabi. Dolayısıyla yemek keyfini hızlıca bitirip biraz daha çevreyi dolaştıktan sonra saat de 17.00 olduğundan dönüş yoluna geçiyoruz.

Arabaya bindikten sonra biraz da Akçat Köyü’ne doğru giderken yol boyu piknikçilerle de karşılaşıyoruz. Sonra yine virazjlı; ama bu sefer yokuş aşağı denizi görerek ana yola iniyoruz.

Geldiğimiz yolu takip ederek yaklaşık 1 saat 45 dakika sonra eve varıyoruz.

Kuzguncuk Sokakları

Cumartesi günü hava çok güzel, oğlumla ikimiz yalnızız bu hafta, evde mi oturalım? Tabi ki olmaz, nereye gitsek diye düşünürken navigasyona “Kuzguncuk” yazdım. Ara sokaklarda amaçsızca dolaşalım, gezelim diye düşündüm. Bağlarbaşı tarafından geçip bir yokuştan aşağı inince “hedefinize ulaştınız” dedi navigasyon abla. Ben de tam Kuzguncuk Parkı karşısına park edip bebek arabasını ve Deniz’i alıp çıktım. Önce çocuğun gönlünü edeyim diye biraz parka girdik. Kaydırak, salıncak derken sonunda parktan çıkıp İcadiye Caddesi boyunca yürümeye başladık.

Hazırlıksız geldiğimiz için neyin nerede olduğunu bilmiyorum, hangi sokaklara girsek, nereleri görmeliyiz hiç bilmiyorum. Rastgele yürüyoruz. Tek bildiğim burada çok güzel eski evler ve denize gören sokaklar olduğu.

Bugün 5 Mayıs olduğundan her yerde “Hıdrellez’de Bostan’da buluşalım” afişleri görüyorum. Bostan denilen yer, İcadiye Caddesi üzerinde büyük bir yeşil alan. İçinde çeşitli sebzeler ekilmiş, üzerilerine de yazmışlar ne olduğunu. Yemyeşil, sakin bir alan. Bu yeşil alana -buralarda bu kadar büyük ve boş alan bulmak neredeyse imkânsız- çeşitli rivayetlere göre özel okul, hastane gibi beton bir bina yapılması söz konusuymuş ve “Bostan’a sahip çık”, “Bostan’ı vermeyiz” yazıları asılıydı tellerin üzerinde. Bir de karikatür yapılmış, tepki için. İşte Hıdrellez şenlikleri de bu yeşil alanda yapılacakmış bu akşam sekizden sonra.

Hemen köşesinde ise “Hayat Kahvesi” adında bir restoran var, duvarlarından mor salkımlar sarkan…

Bu bostanın üst sokağı Simitçi Tahir. Girişinde sanırım yeni restore edilen renkli, ahşap evler çok güzel görünüyor. Sokaktan içeri girip sağa dönünce de yine eski evler var.

Simitçi Tahir Sokağı

Simitçi Tahir Sokağı

Simitçi Tahir Sokağı

Bu sokaktan geldiğim yerden çıkıp tekrar İcadiye Caddesi üzerinden sahile doğru yürümeye devam ediyorum. Sol tarafta güzel, taştan yapılma bir Rum Ortodoks kilisesi ve çan kulesi var.

Biraz daha yürüyünce köşede “Ekmek Teknesi” pidecisi var. Burası bir zamanların mahalle dizisi “Ekmek Teknesi”nin aile babasının fırınıydı (babayı oynayan da rahmetli Savaş Dinçel’di).

Ekmek Teknesi’nden sağa dönünce de Perihan Abla Sokağı‘na giriyorum. İnanmayanlar için:

Perihan Abla da çok eskilerden hatırladığımız yine bir mahalle dizisiydi. Perran Kutman’ı “Perihan Abla”, Şevket Altuğ’u “Sakar Şakir” olarak hatırlamayan var mı? Bu evlerden hangisiydi Perihan Abla’nın ki? Onu hatırlamıyorum işte.

Bu sokakta sağ tarafta “Asude” isminde küçük bir lokanta var, cumartesileri mantı günüymüş. Tam karşısında ise Limonluk Kahvesi adında bir kafeterya.

Asude Ev Yemekleri

Biraz daha yürüyünce köşeden Üryanizade Sokağı‘na sapıyorum. Yan yana sıralanmış eski evlerin fotoğrafını çekmek için. Bu sokak çok güzel, pek çok eski ev var.

Üryanizade Sokak ile Perihan Abla Sokak Köşesi

Üryanizade Sokak’tan aşağı doğru inince Kuzguncuk Çarşı Caddesi’ne geliyorum, yani sahile. Kuzguncuk otobüs durağının hemen arkası Çınaraltı Meydanı. Bu küçük aralıktan İstanbul boğazı manzarası izleyerek çay-kahve içmek, boş boş oturup denizi izlemek bile güzel.

Hemen yanında ise meşhur İsmet Baba balıkçısı var, denize doğru uzanmış sanki. Çok yakın iki arkadaşımızla gelmiştik ilk defa İsmet Baba’ya ve o gün evlenmeye karar verdiklerini söylemişlerdi. İsmet Baba’daki balık keyfi bu güzel haberle de çok keyifli geçmişti.

Deniz kenarından kalkıp caddeye paralel yürümeye başlıyorum. Karşıma önce Surp Krikoviç Kilisesi hemen dip komşusu olarak da Kuzguncuk Cami çıkıyor.

Caminin yanındaki Yenigün Sokak’tan tekrar içeri giriyorum. Bu sokak da güzel. Sokağın sonlarına doğru yine bitişik nizam, cumbalı, eski evler sıralı duruyor. Sokağın sonundan sağa dönünce Üryanizade Sokağı’na çıkıyorum. Yani bu iki sokak birbirlerine paralel uzanıyor.

Yenigün Sokağı

İcadiye Caddesi üzerinden Bereketli Sokağa sapıyorum; ama merdivenli olduğunu görünce bebek arabasını ittiğimden vazgeçip tekrar sağa Tahtalı Bostan Sokağa dönüyorum. Bu sokak boyunca ilerlerken sol tarafta kırmızı tuğlalı yan yana sıralı birkaç ev görüyorum, tıpkı Londra evlerine benzeyen.

Tahtalı Bostan Sokağı

 

Tahtalı Bostan Sokağı

Tahtalı Bostan Sokağı

Biraz L şekline benzeyen bu sokak sahile çıkınca tekrar İcadiye Sokağı’nın bu sefer sahil kısmından girip yukarı doğru çıkıyorum. Hangi sokağa girersem gireyim mutlaka çıkışım İcadiye’den oluyor nedense. Kuzguncuk’ta bütün sokaklar İcadiye’ye çıkar!

İcadiye Caddesi denize bakıyor!

Sahilden yukarı doğru çıkarken pek çok restoran-kafeterya var, hepsi de çok güzel görünüyor. Mahalle Kahvecisi, Tirmata, Kastamonu Köy Pazarı, Sitare, Dondurmacci, Metet dikkatimi çekip aklımda kalanlar. Sitare’nin dekorasyonu ilginç, ev gibi. Hemen yanında da Kosinitza isimli bir restoran var. Bu kadar restorandan sonra biz de bir şeyler yiyelim deyip Metet’e oturuyoruz. Deniz cam şişedeki 330 ml’lik ayranı kafaya dikip dikip içiyor, ağzı burnu bembeyaz oluyor; gelen giden bize bakıyor, gülüyor. Yemeğin ise zinhar tadına bile bakmıyor. Ben de özendirmek için dürüme dönerleri sarıp sarıp yiyorum keyifle; ama yok tadına bakmıyor bile. Yemekten sonra biraz daha sokaklarda dolaşıp midede yer açıp önceden gözüme kestirdiğim Dondurmacci’ye gidiyoruz. Benim de sütlerini aldığım Aysun The Sütçü’nün sütleriyle yapılmış dondurmalarını Bağdat Caddesi şubesinden biliyorum. Bir de burada yiyelim, üstelik çok güzel bir yeri var. Güzel ve eski bir evin alt katındaki Dondurmacci’nin masalarının ayaklarında tenis topu var; bu da Deniz’in çok ilgisini çekti. Ben bodrum mandalinası ve ıtırlı dondurmamı yerken gitti geldi “o ne, o ne” diye sordu; tabi ki dondurmanın tadına bile bakmadı; ama Dondurmacci lavantalı, kakuleli, güllü, ıtırlı gibi her yerde bulamayacağınız dondurmalar yapıyor ve çok güzeller. Dondurmada değişik tatlar arayanlara duyurulur.

Artık eve dönme vakti, oğlumun uyku saat geldi…

Gezdiğimiz tüm sokaklar bu haritada.

Hidiv Kasrı

Emirgan Korusu ve Köşkleri’nden sonra geldiğimiz yoldan geri dönerek önce Baltalimanı sonra FSM Köprüsü tabelalarını izleyerek Anadolu Yakasına geçiyoruz. Kavacık sapağından girerek Hidiv Kasrı kahverengi tabelalarını izleyerek çok kolay ve kısa sürede kendimizi kasrın bahçesinde buluyoruz. Arabayı otoparka bırakıp Deniz’in bebek arabasıyla yürümeye başlıyoruz.

Kasrın arka tarafındaki koruda yürüyüş-koşu yapanlar, bebek gezdirenler vardı. Kasrın bu yönden de görüntüsü çok güzel. Biz de ağaçların arasında aşağıya doğru bir süre indikten sonra, bu inişin bir de çıkışı var deyip geri döndük.

Yol kıvrıla kıvrıla yokuş aşağı gidiyordu. Biz neyse de bebek arabasını yokuş yukarı itmek zor oluyor. Üstelik Emirgan’da bugünlük itme kotamızı doldurduk bence. Hem Emirgan’da hem burada bebek arabasını açık ara farkla ben daha çok ittiğim halde eşim yorulduğundan baba-oğul ikisini kasrın arkasındaki çimenlere bırakıp ben kasrın içini, etrafını görmeye ve fotoğraf çekmeye gidiyorum.

Hidiv Kasrı, 1907’de Çubuklu’da geniş bir koruluk içinde Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa tarafından İtalyan mimar Delfo Seminati’ye yaptırılmış. Dış kapısı şimdilerde açmış mor salkımlarla daha da güzel görünüyor.

Şatoya benzeyen yapının bir de kulesi var. Dış kapı altın yaldızlı çiçek figürleriyle dikkat çekiyor.

Günümüzde Beltur’un işlettiği restoran-kafeterya olarak kullanılıyor. Pazar günleri açık büfe kahvaltı ve öğlen yine açık büfe yemek oluyormuş.

Kasrın ikinci katında sadece iki oda mescit olmuş, diğerlerine girilmiyor. Tepede vitraylı bir cam tavan vardı. Alt katta mermer havuzlu bölümde öğlen yemeği için açık büfe hazırlıkları yapılıyordu.

Bahçesi kadar kapalı salonları da güzel.

Bahçe kalabalık, kafeterya olarak kullanılıyor. Çok tepede olmadığından, ağaçlar da önünü kestiğinden boğaz manzarası çok görülmüyor. Ben yüksekçe bir yere çıkarak bu fotoğrafı çektim. Kasrın bahçesi ise çok güzel. Yine lale festivali nedeniyle canlı müzik vardı.

Boğazın karşısı Emirgan, az önce de oradaydık. Aynı gün içinde boğazın iki yakasındaki iki güzel yeri görmüş olduk.

Bu güzel mekândan sonra “Beykoz Korusu da 4,5 km ilerdeymiş, gitsek mi” deyince eşim tamam dedi; ama koruya girdikten sonra hiç arabadan inmeden içinde bir tur atıp çıktık. İçinde iki farklı tesis vardı. Ayrıca çimenlerde piknik yapanlar da… Güzeldi, gözüme kestirdim, belki başka bir gün yine geliriz.

Bugünlük, hatta bu haftalık gözümüzü gönlümüzü ağaçlara, yeşilliğe, çiçeklere doyurduktan sonra eve dönerken yol üstünde Bostancı’da Çöpçü’de güzel bir çöp şiş yiyerek evde akşam yemeği yapmaktan da kurtuluyorum. Geçtiğimiz hafta boyunca İstanbul’un en yeşil yerlerini, tepelerini, köşklerini, kasırlarını gezdim. Bir kere daha sevdim İstanbul’u.

Emirgan Korusu ve Köşkler

Pazar sabahı evden olabildiğince erken çıkıp ikinci köprüden Etiler çıkışından sağa dönerek sonra da Baltalimanı tabelalarını takip ederek kısa sürede Emirgan’a vardık. O sırada saat 09.50 idi. Ve gördük ki çok geç kalmışız. Bu Pazar sabahı herkesin Emirgan Sütiş’e kahvaltıya gidesi varmış. Önünde araba dolu, park edecek yer yok; mekan tıklım tıklım dolu, belki bir o kadar da insan kapıda bekliyor, yeseler de kalksalar diye. Bizim öyle bir niyetimiz olmasa da trafiğin içinde kaldık mecburen. Orayı geçtikten sonra bir baktık ki zabıta aracı Emirgan girişini de kapatmış. İstinye’ye doğru gidip uygun bir yerden -akıllanmayıp- tekrar U dönerek Emirgan trafiğine girip “Doğru Muvakkithane Caddesi”nden girmeyi başardık. Daracık yollardan geçerek nasıl olduysa sokakta bir yer bulup park ettik.

Elimizdekileri bebek arabasına tıkıştırıp yürümeye başladık. Kısa sürede korunun girişine vardık. Aa bir de ne görelim, arabayla giriş varmış; ama içerideki park alanları dolu olunca aşağıdan girişi kapatıyorlarmış. İçerde boşluk olursa o kadar sayıda araca izin veriliyormuş. Anladım ki pazar sabahı Emirgan’a arabayla girmek için SSK Hastanesi’ne gider gibi ezan vakti yola çıkmak gerekiyor. Sabah 10.30 civarı tüm İstanbul Emirgan’daydı.

Ahşap masalarda sofralar kurulmuş, çoğu masada yenmiş; top oynanmaya, civar gezilerine, lalelerle fotoğraf çektirmeye başlanmıştı. Hal böyle olunca oturacak yerler sadece banklardı. İçeride o kadar çok görevli vardı ki, bu kadar insan hiç çimenlere yayılmamıştı, sanırım bunu engelliyorlardı. Bizim amacımız da köşkleri görmek ve sadece termos çay ile poğaça-simitle küçük çaplı bir piknikti. Bebek arabasını ite ite önce Beyaz Köşk’ün oraya vardık. Nispeten sakin bir bank bulup oturarak çaylarımızı doldurduk. Deniz’i yeşilliğe saldık. Arkamızdaki 7. Lale Festivali nedeniyle köşkün önünde kurulmuş olan platformdan yapılan canlı müziğin ezgileriyle kahvaltımızı yaptık. Sonra da tekrar dolaşmaya başladık. Beyaz Köşk’te açık büfe kahvaltı vardı, bahçe tıklım tıklımdı.

 

Emirgan Korusu'nda Beyaz Köşk

Emirgan Korusu'nda Beyaz Köşk

Biraz etrafa bakıp hemen aşağıda görünen Sarı Köşk’e doğru döndük. Hidiv İsmail Paşa’nın yaptırdığı köşk (1871-1878), eski sahipleri tarafından av, piknik, dinlenme evi ve konuk ağırlama köşkü olarak kullanılmış. 1996-97 yıllarında İBB tarafından tadilattan geçirilmiş ve Beltur’un işlettiği restoran-kafeterya olarak kullanılmaya devam ediyor. Bu pazar sabahında da açık büfe kahvaltı zamanıydı, yine kalabalık.

Emirgan Korusu'nda Sarı Köşk

Sarı Köşk’ten aşağıya doğru görünen manzara da, aşağıdan köşke doğru olan manzara da çok güzel. Yıllar önce üniversite zamanında bazen okulu kırıp arkadaşlarla gelirdik buraya. O zamanlardan beri de hiç gelmemiştim.

Büyük havuzun olduğu yer öncesine göre oldukça toparlanmış, güzelleşmiş. Havuzda ördekler, kuğular geziniyor, fıskiyelerden sular fışkırıyor.

Sarı Köşk’ten sonra giriş yaptığımız yere dönüp Pembe Köşk’ü de gördük; ama önünde yüksek duvar olduğundan ön tarafından fotoğraf çekemedim. Pembe boyalı, iki katlı tipik Osmanlı evi görüntüsündeki ahşap köşk 1878’de Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa döneminde zamanın paşalarına seyir mekanı olarak hizmet vermiş. Şimdiyse yine Beltur’un kafeteryası olarak kullanılıyor.

Emirgan Korusu'nda Pembe Köşk

Pembe Köşk’ten sonra arabaya gidip bu sefer boğazın tam karşısındaki başka bir güzelliği görmeye gidiyoruz: Yine Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa’nın olan Hidiv Kasrı.

Çamlıca Tepesi

İstanbul’un yüksek tepelerinden olan Büyük Çamlıca (rakım:267 m), bundan dolayıdır ki çok fena(!) bir İstanbul manzarasına sahiptir.

Öyle geniş bir görüş alanı var ki, Kabataş’ta demirleyen dev gemiler oyuncak gibi durur; Maslak civarındaki gökdelenler ufak birer çıkıntı sanki. Ne çok ev var, ne güzel masmavi deniz var; sanki küçük bir nehir sessizce akıyor gibi…

Meydanda, ne zaman gelsem listeye adını yazdırıp sıra beklemek gereken bir restoran var:  İBB’nin Sosyal Tesisleri.  Çok mu güzel yemekleri var, içeride az mı masa var bilmiyorum; ama özellikle içkisiz mekân arayanların baş tacı sanırım.

Bir de gelin-damatların sıkça rastlandığı bir yerdir burası. Bir de kendi yiyeceğini ve içeceğini sıraya girip aldığın kafeterya var meydanda.

Gözleme, tost vb. yenilebilir; ayran ve çay keyfiyle. Bu taburelerden birini de çekip istediğin yere oturabilirsin.

Ve İstanbul’u izleyebilirsin.

Küçük Çamlıca Köşkleri ve Muhteşem Yüzyıl

Kasırlar, köşkler, parklar derken köprüyü geçmek için tam trafiğe kalınca eve gitmek yerine Yıldız Parkı’na çok yakın olan annemlere gittik oğlumla. Nasılsa evde bizi bekleyen de yok -babacık yurt dışında-.  Deniz bütün gün uyumayınca akşam erkenden yattı. Annemler de evde yoktu, sadece abim vardı. Ben de kendime bir çay yapıp TV’de Muhteşem Yüzyıl’ı seyrettim. Sabah kalkınca kahvaltı yapıp Deniz’le çıktık. Bugünkü hedefimde Çamlıca’ya gitmek var.

Köprüden çıkınca Altunizade girişinden sonra Kısıklı ve kahverengi tabelaları takip ederek kolayca ulaştım hedefime: Küçük Çamlıca Köşkleri. Girişte otopark görevlisi “çekim var, arabayı şurayı park edin” deyince “ne çekimi” dedim. Meğer Muhteşem Yüzyıl’ın çekimi varmış. Şansa bak, tam da dün akşam son bölümünü izlemiştim. Yine de benim öncelikli hedefim köşkleri görmek. Arabayı park edip Deniz’i bebek arabasına yerleştirip yokuş yukarı itmeye başlıyorum.  Evet, yokuş yukarı. Üstelik ne tarafa gitmem gerektiğini bilmiyorum, rast gele gidiyorum. Sürekli tırmanmayı gerektiren bir tepelik burası. Tabi tepelere çıktıkça da İstanbul manzarası başlıyor.

Laleler, erguvanlar, papatyalar her yerde… Tırmanırken sonunda bir bina görüyorum.

O tarafa doğru gidince aynı alan içinde tadilatı devam eden üç tane köşk var. Bunlar Beltur’un işlettiği kafeteryalar. Aslında 1999 yılında Osmanlı mimarisi örnek alınarak yapılmış bu köşkler. Şimdi de tekrar bir yenilenme içinde. Beltur’un web sitesinde açık oldukları yazıyordu; ama sanırım bir ay kadar daha sürer bu işlerin bitmesi.

İçlerinden Cihannüma adını verdikleri köşk, bence en güzel manzaraya sahip olan ve dıştan görünümü de en güzel olandı. Öyle geniş bir İstanbul manzarası vardı ki önündeki terasta. Alabildiğine İstanbul…

Diğer köşkler ise Sofa ve Topkapı. Denize bakan değil de diğer tarafta ise ahşap kamelyalar yapmışlar, yeşillikler içinde.

Burada yapacak bir şey olmadığından rast gele yürümeye devam ediyorum. Artık en tepede olduğumdan tırmanmak bitti, hatta inişe geçtim. Buralarda bir de Su Köşkü olması gerekir, acaba nerede diye bir süre dolanıyorum. Bu arada çekim var demişlerdi. Ona bile rastlamadım. Sonunda ağaç dışında bir şeyler görünce o tarafa doğru gidiyorum. Tam isabet: Hem Su Köşkü hem de çekim ekibini, etrafta dolaşan Osmanlı muhafızlarını görüyorum. Kafeteryaya oturmadan önce etrafta biraz dolaştım. Meğer Su Köşkü, dizinin önceki bölümlerinde geçen “Av Köşkü”ymüş.

Zaten dünkü bölümde Şehzade Mustafa Hürrem’den gizlice kardeşlerini ava götürmek için saraydan çıkarıyordu. Şimdi de çekim öncesi prova yapılıyor; şehzadeler kılıçla talim yapıyor. Sonra Hürrem koşarak, bağırarak geliyor falan filan…

Biz de etrafı dolaşıyoruz. Köşkün ön cephesinde küçük bir havuz var, içinde ördek yüzüyor. Etrafı çok güzel, havuzun üstünde ahşap bir kamelya var; köşke bakıyor.

Köşkün etrafını gezdikten sonra oğlumla bir çay keyfi yapalım diye kafeteryanın bahçesine dönüyoruz. Tam oturduğumuz sırada Sultan Süleyman geçiyor önümüzden, çekim alanına doğru gidiyor. Bu çekim işleri çok zor ve sıkıcı galiba. Bizim oturduğumuz süre boyunca aynı sahneyi defalarca tekrar ettiler, üstelik sadece prova. Gerçek çekim başlayıp herkeste bir telaş başlayınca biz de köşkten kalkıyoruz. Arabayla girdiğimiz kapıya doğru dönüp bu sefer o taraftan biraz tepeye tırmanmaya başladım; çünkü öyle güzel çiçekli bir yoldu ki, bakmalara doyamadım.

Küçük Çamlıca’yı, tepedeki manzarası ve çiçekli güzel görüntüsüyle aklımda ve arkamda bırakıp Büyük Çamlıca’ya doğru gidiyoruz.

Yıldız Parkı’nda Çadır Köşk

Yıldız Parkı içinde hem çevrenin güzelliğinin tadını çıkarıp dolaşırken hem de tarihi yapıları görmeye devam ediyorum. (Önceki yazılardan Malta Köşkü burada ve Yıldız Şale ise şurada)

Önce çocukluğumdan da hatırladığım havuzun önüne geliyoruz. Büyük havuzun üzerine Ada Cafe diye bir yer yapmışlar. Bir köprüyle ulaşılıyor ve çiçekler içinde. Kafeterya açık olsaydı, bir çay içmek keyifli olurdu.

Gölün diğer tarafında ise Çadır Köşk var. 19.yy’da Sultan Abdülaziz tarafından saray bahçesi dekoru olarak Balyan ailesine yaptırılmış.

Yine Yıldız Sarayı’na ait olan bu köşk günümüzde Beltur’un işlettiği restoran-kafeterya olarak kullanılıyor. Bahçesi oldukça kalabalıktı, üst katı ise kapalı olduğundan içine bakamadım; ama özellikle tavanlarının süslü, resimli olduğunu biliyorum. Burası saray ahalisinin dinlenme, seyir ve av köşkü olarak kullanılmış. O nedenle de genellikle hayvan resimleri, çiçek ve meyve resimli süslemeler var. Bu durum Yıldız Parkı içindeki diğer köşklerde de aynı.

Adres: Yıldız Parkı – Beşiktaş

Tel : 0212 258 90 20

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...